Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Eski Belediye binası.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ojDK6u

Aktör-Yazar Ercan Kesal 'dan çok güzel ve duygulu bir yazı .. Galiba sekiz dokuz yaşlarındaydım. Bir Orta Anadolu kasabasında büyüyordum. Babam gazozcuydu. Bir gün tüm kasaba çarşı meydanındaki kahvenin önünde toplandı. Her gün kapısının önüne gazoz bıraktığım kahvenin sahibi, yaşlı hoş sohbet amca yanında çırak olarak çalışan, benim yaşlarımda esmer yetim bir çocuğa, İhsan’a iki yıldır tecavüz ediyormuş. Çocuğun bu durumunu, kasabaya yeni tayin olmuş, nüfus müdürlüğündeki memur fark etmiş ve iş onun gayretiyle açığa çıkmış. Kahveci, kalabalığın arasından elleri kelepçeli polis otosuna doğru giderken, akrabamız rahmetli İsmail abi söktüğü kaldırım taşını bağırarak kahveciye fırlattı. Başına yana eğmezse kafasını parçalayacak iri taş gitti kahvenin su oluğuna çarptı ve ezdi. Her sabah gazoz dağıtmak için dolaştığım çarşı içinde, çocuk kafamda hiç unutamadığım görüntülerden biridir, ezilmiş su oluğu. Kahveci nedense bir süre sonra işinin başına döndü. Artık bu dünyada yerinin olamayacağını düşündüğüm kahveci yine çay yapıyor, dağıtıyor, oturanlara laf atıyor, şakalaşıyordu. Ona taş atan İsmail abi de hiçbir şey olmamış gibi kahvede okey oynamaya devam ediyor, arada sırada kahveciyle laflıyordu. İhsan’ı bir daha hiç görmedim. İstanbul’a, akrabalarından bir terzinin yanına çırak olarak gittiğini söylediler. Bir daha o kahvenin önüne gazoz bırakmadım. Orta okula gidiyordum. Sabah annemin kirkit sesleriyle uyanır, onunla birlikte güne başlar, yatağın içerisinde o günkü derslere bir kez daha bakardım. Annem sabah namazı için kalkmış, abdest almış, mırıl mırıl dualarla odada geziniyordu. Bir ara pencereye yanaştı ve dikkatlice dışarı baktı. Sabahın o ıssız sessizliğinde, belli ki annemin tanıdığı bir kadın ayağında terlikler telaşlı telaşlı bir yerlerden geliyor. Annem bir süre merak ve kaygıyla dışarıyı izledi. “bunun ne işi var bu saatte” dediğini duyar gibi oldum. Öğleye doğru kasabanın biraz dışındaki bir üzüm bağının kenarında, bir asmanın dibinde kundağa sarılmış yeni doğmuş bir çocuk cesedi buldular. O sabahla ilgili annemle hiçbir zaman konuşmadım. Büyüdüm! Doktor oldum. Mecburi hizmet yılları! 23 yaşında bir çocuğum. 1984 yılının puslu, soğuk bir Ankara Kasımında, Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın kasvetli geniş salonunda heyecanla torbadan çıkacak köyün ya da kasabanın ismini bekliyordum. Mecburi hizmet için çekilen kurada arkadaşlarımın çoğu doğu ve güneydoğudaki sağlık ocaklarına giderken benim bahtıma da Ankara yakınlarındaki bir köyün sağlık ocağı çıkmıştı. Hayatımın en güzel, en coşkulu ve en pırıltılı yılları! Ha deyince elmayı dalından, yıldızı yerinden kopardığım, imkansızın farkında olmadığım yıllar. Bir gün, her sabah olduğu gibi 100-150 kişilik bir hasta kalabalığı muayene odamın önünde bekleşiyordu. Bir ara, deneyimli hemşirem Mesude hanım kapıyı açarak bağırdı. “rapor için bekleyen” Onca insanın arasından orta yaşlı sakallı bir adam ve yanındaki 7-8 yaşlarında başı önünde bir çocuk. Remzi oğlu Bektaş. Kalabalığı yararak odama girdiler. Adam çocuğun babasıymış, akrabalarından biri Bektaş’a tecavüz etmiş, jandarma adamı yakalamış, Bektaş için fiili livata raporu hazırlayacakmışım. Anüs muayenesi yapmam gerekiyordu. Sağ el bileğinin iç kısmındaki soluk adliye mühürü ile başı önünde sessizce bekleyen o çocuğu hasta muayene masasına çıkartıp, diz dirsek pozisyonunda muayene etmeye çalışırken, çocuğun başını kaldırıp korkuyla yüzüme bakmasıyla içim ezilmiş, ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi bilememiştim. Onun başına gelenle benim muayene usulüm birbirine o kadar benziyordu ki. İşimiz bitti, onlar geldikleri gibi gittiler. İçimde kalan, Bektaş’ın sağ el bileğindeki mor adliye mührü. Mecburi hizmet yılları! Her seferinde içimi sızlatan, ama bir o kadar da beni büyüten anılar. Bir başka gün de, merkeze epey uzaklıkta bir köye, kendini asarak intihar eden genç bir kadının otopsisi için gitmiştik. Savcıyla yolda giderken hemen öğrenivermiştim bütün hikayeyi. Yeni evli genç kadının (adı Reyhan’dı.) kocası askere gidiyor. Kayınpeder tecavüz ediyor ve genç kadın hamile kalıyor. Kaynana her şeyin farkında, ama suskun. Genç kadın için bir tek çözüm kalıyor. Evin kilerindeki seren direğine asıyor kendini. Savcının “biz gelinceye kadar hiçbir şeye dokunmayın” talimatına harfiyen uymuşlar. Kilere girdiğimde ilk gördüğüm şey, koca seren direğinde sallanan ayağı şalvarlı, çenesi bağlı küçücük genç bir kadının cesedi, yerde yuvarlanmış bir sandalye, hemen onun yanında bir bohça, içinde kefen bezi, sabun ve lif, bir entari, birkaç küçük takı. Genç kadın sanki bir yolculuğa çıkar gibi hazırlanmıştı. Cesedin yanında bir başka şey daha sallanıyordu. Bir teker sızgıt. Yazdan hazırlanıp, kışa saklanan ve genellikle tavana iple asılarak bekletilen kavrulmuş et tekeri. Yarısı yenmiş. Yanında genç kadın. Dışarıda genç kadını yıkayacak kazanın yanında sessizce bekleşen köylüler. Uyuyamamıştım gece lojmana döndüğümde. Aradan 25 yıl geçti. Şimdi İstanbul’dayım. 1 Aralık tarihli gazetelerde şöyle bir haber var: “Urfa’ da berdel verilen Şahe Fidan kocasıyla kavga edip, daha fazla dayanamayarak sığındığı baba evinden geri gönderilince, 1,5 yaşındaki bebeğini sırtına bağlayıp, evin banyosunda kendini astı.” Şahe’nin yakınları “bizde evlenen kadının koca evinden ancak cesedi çıkar” demişler. Onlar haklı çıkmış yani. Şahe kızım, sana ipin ucundan başka bir çare bırakmayan ülkemde hala neler gündemde bir bilsen. 1,5 yaşındaki kara gözlü oğlun seni çıktığın yolculukta yalnız bıraktı. Artık onu hırsızların ve üç kağıtçıların saygı gördüğü, soytarıların alkışlandığı, alçakların ve hainlerin baş tacı edildiği bir ülke bekliyor. Dilerim bir gün sağ salim büyüdüğünde bir büyük kentin kara duvarlı sefil bir mahallesinde umutsuzluk ve acılar içinde kaybolmaz. Hekimliğimin yirmi beş yılı yetmedi kendisini ipe vermekten başka çare bilmeyen kız kardeşlerimin yarasına merhem olmaya. İhsan’ın yalnızlığına derman olmaya. Bektaş’ın bileğindeki mührü silmeye. Reyhan’ı bir kez olsun dinlemeye. Yetmedi. Bundan sonra yeter mi bilmem. Dilerim ülkemi yönetenler bir gün uyanırlar bu ölüm uykusundan. Dilerim bizden sonrası için bir parça ümit kalmıştır hala! Ercan Kesal

via Sivas Herfene http://bit.ly/2Cy3H7d

PESKÜTAN ÇORBASINI SEVERMİSİNİZ ?

via Sivas Herfene http://bit.ly/2oiR62Z

SİVAS / Ocak 2018 E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2EDkuf1

SİVAS / Ocak ayından E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2Cwyqlp

SİVAS / Ocak 2018 E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2HuuZiz
via Sivas Herfene http://bit.ly/2Ff62Hm
via Sivas Herfene http://bit.ly/2EDBgH0
via Sivas Herfene http://bit.ly/2Fe00Xo
via Sivas Herfene http://bit.ly/2EEm4cH

Sivas Cumhuriyet Caddesi... N Mehmet Caniklioğlu arşivinden

via Sivas Herfene http://bit.ly/2C5lres

SİVAS / Şimdi E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2C5RWZZ

SİVAS / Şimdi E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2EAc9sy

HERKESİN OKUMASI GEREKEN BİR YAZI .. Beş yaşında idim. Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü.. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu . Çocukluk iste, -Aman babaanne dedim. - Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi? Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. -Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi. - Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?' Utancımdan kıpkırmızı olmuştum. Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in proposlarini okuyorum.. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.. On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, traş olmak i çin lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. 'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu. Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur. 'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.' Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.. Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve; -Şu andan itibaren der, -Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. -Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... *Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz? *Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım. Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı, bir at bir komutanı, Bir komutan bir orduyu, Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu.. Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır. Selam ve dua ile🌹.... Menşure Yalçın Saraçoğlu hocamızın paylaşımıdır.

from Sivas Herfene http://bit.ly/2ad8NYy
via IFTTT

Bu ikram geri çevrilmez 😊

via Sivas Herfene http://bit.ly/2sF4yn6

Büyük ozanımız Aşık Veysel Sivas DDY hastanesinde tedavi edilirken.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ob6Tlb

Çerkezin kahvesi bu otelin alt katındaydı.. Küçük bir mekânın Çerkez emminin doyumsuz çay kahve ve muhabbetiyle nasıl büyüdüğüne tanık olurduk.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ogvdB3

Sahip çıkılmayan Sivas el sanatları yavaş yavaş ölüyor.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ESRa3s

Çocukken benim ayakkabım bunlardandı...

via Sivas Herfene http://bit.ly/2EAQ891

Hamammın zarafati.. Kildanlık..

via Sivas Herfene http://bit.ly/2FfwReC

Eski Sivasta atkılı analarımız.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2o9EJXv

Haftasonu SİVAS E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2EDszRa

SİVAS / Dünden E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2GpI8Il

SİVAS / Dünden E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2odSG75

Alparslan İlkokulu Öğretmenimiz Zeynep Köklüakça Bakalım kimler çıkacak.? Tuncay Kutbay hanım gönderdi .

via Sivas Herfene http://bit.ly/2oaahN3

Sivasta Akşam

via Sivas Herfene http://bit.ly/2GpCp5k

Yemeğimize bile plakamızı yazarız biz...

via Sivas Herfene http://bit.ly/2EOnC75

Atatürk caddesi . Örnek oteli .

via Sivas Herfene http://bit.ly/2syT7xm

Bu fotoğrafta Sivasa aitmiş ama neresi çıkaramadım.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2C5qb3E

Behrampaşa ortaokulunun böyle güzel bir bahçesi vardı. Çardağın en güzel olduğu yıllar.. Şimdi yerinde yeller ediyor..

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ofe76V

SİVAS / Bu sabah E Önemlibıçak

via Sivas Herfene http://bit.ly/2o7Qcqt

Hacı İmamların Osman Hami ve kızkardeşi Zehra(ortadakiler).. Ahmet Coşman ve oğlu İbrahim . 1968

via Sivas Herfene http://bit.ly/2oeg2sd

Sivas meydan, tüm güzelliğiyle .

via Sivas Herfene http://bit.ly/2ECcRFV
via Sivas Herfene http://bit.ly/2Cud8Vj

Eski günleri niçin aradığımıza Mustafa Cılga arşivinden muhteşem bir resim

via Sivas Herfene http://bit.ly/2C6muLn

Kaybolmuş zamanlar...

via Sivas Herfene http://bit.ly/2EBsvkU

Konyalıdan kamçı yiyenler burdamı ? M İmal , Niyazi Afşar arşivinden

via Sivas Herfene http://bit.ly/2C37td3

Sivas dedikleri bir ulu şehirdir. Hasreti yüreğimizi yakıp kavuran.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2EJVthN

Sivasspor.....

via Sivas Herfene http://bit.ly/2Eypr4Z
via Sivas Herfene http://bit.ly/2GnaNhm
via Sivas Herfene http://bit.ly/2Fcnr3w
via Sivas Herfene http://bit.ly/2sxw5GW
via Sivas Herfene http://bit.ly/2EQFcaV
via Sivas Herfene http://bit.ly/2syThVt
via Sivas Herfene http://bit.ly/2GjO6dK
via Sivas Herfene http://bit.ly/2Fa6F51
via Sivas Herfene http://bit.ly/2GjOmJZ
via Sivas Herfene http://bit.ly/2Fb9eUf

Sivas 3 Osmanlı spor 2 Tebrikler Sivas ..

via Sivas Herfene http://bit.ly/2o6mLoQ

Sivas Mezbahası N Mehmet Caniklioğlu arşividir

via Sivas Herfene http://bit.ly/2Ez1EBO

Yatağın yorganın çok olması lâzımdı eskiden . Hem nüfus kalabalıktı hemde misafir gelir giderdi. Misafirin yatağı yorganı ayrıydı ev halkı kullanmazdı. Şimdi ki gibi misafirden kaçılmıyordu eskiden.

via Sivas Herfene http://bit.ly/2GnprVI